18 Ocak 2018
Yusuf Kaplan
Türk gazeteci ve yazar. Yeni Şafak Gazetesi'inde köşe yazarlığı yapmaktadır.
ALINTI YAZAR

Hukuk sistemi, bir toplumun değerleri, anlam haritaları ve yaşanan sosyal gerçeklikler üzerine inşa edilir. Hukuk sistemi, bir toplumun dünya görüşünün, medeniyet birikiminin yansımasıdır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Türkiye’de Batı’dan ithal edilen bir hukuk sistemi hükümfermâdır. 

Mevcut ithal, seküler hukuk sistemi, milletin adamlarını asmaktan, toplumun önünü tıkamaktan, ülkenin yürüyüşünün önünde takoz gibi durmaktan başka bir işe yaramıyor...

Ülkenin önünü açacak, Osmanlı gibi, adaletin kaynağı olacak güçlü, bizim ruhköklerimizden, adalet timsali medeniyet dinamiklerimizden beslenen evrensel bir hukuk sistemi geliştiremezsek, iki asırdır yaşadığımız travmaların, anormalliklerin önünü alamayız.

HUKUKUN VARLIK NEDENİ: ADALETİN TESİSİ

Dünyanın her yerinde, her büyük medeniyet tecrübesinde, hukukun üç temel kaynağı vardır: Din, toplum-tarih, insan-psikoloji.

Bütün toplumlarda böyledir bu. En seküler, en din-dışı toplumlarda da; en dindar, muhafazakâr toplumlarda da geçerlidir bu gerçek.

Şöyle bir cümle kurabiliriz: Toplumlar varlıklarını, hayatlarını, geliştirdikleri hukuk sistemi ile sürdürürler.

O yüzden, toplumların en “muhafazakâr” kurumlarının başında gelir hukuk kurumu. 

Hukukun temel hedefi, toplumda adaleti tesis etmektir. Özellikle de güçsüzleri, zayıfları güçlülere, güç ve çıkar odaklarına karşı koruyabilmek.

AVRUPA’DAN DAYATILAN HUKUK REFORMLARI, OSMANLI'NIN ÇÖKMESİYLE SONUÇLANDI

Türkiye’de, Tanzimat’la birlikte, hukuk sistemi de sekülerleştirilmeye çalışıldı: Osmanlı’nın son asrında hukuk sisteminin sekülerleştirilmesi, Osmanlı toplumunun ihtiyaçlarından ziyade, Avrupalı ülkelerin baskıları nedeniyle gerçekleştirildi.

Osmanlı hukukunun sekülerleştirilmeye çalışılmasının temel nedeni şuydu: Gayr-i müslim tebaa ile müslüman tebaayı eşit konuma getirmek. 

Ama bu, gayr-i müslimlerin, özellikle de misyonerlerin ve kapitalistlerin Osmanlı coğrafyasına misyoner okulları ve ticarî imtiyazlar, kolonilerle derinlemesine nüfûz etmesini sağlamakla, dolayısıyla Osmanlı’yı içerden zaafa uğratmakla, dahası kaleyi içerden ele geçirilecek hâle getirmekle sonuçlandı.

Reformlar, -siyasî ve ticârî- hukuk sistemi üzerinden gerçekleştiriliyordu ve Osmanlı’ya diz çöktürmeyi amaçlıyordu.

Avrupa devletlerinin baskısıyla hayata geçirilen Reformlarla başlatılan bu girişimler, fiyaskoyla sonuçlanmaya mahkûmdu.

Osmanlı da olan tam da buydu: Sonuçta, Osmanlı dağıldı ve yok oldu.

İTHAL HUKUK SİSTEMİ SORUN ÇÖZMÜYOR, SORUN ÜRETİYOR SADECE...

Cumhuriyet’le birlikte, hukuk sisteminin sekülerleştirilmesi, deyim yerindeyse, “ışık hızıyla” sürdürüldü. Toplumun, sadece İslâm tarihini değil dünya tarihini yapan, dünyanın aşılamamış adalet sistemini kuran medeniyet birikimi, önce inkâr edilmeye, sonra yok edilmeye çalışıldı. 

Türkiye’nin sekülerleştirilmesi, bütün kurumların İslâm’dan arındırılması, esas itibariyle, bu toplumun ruh kökleriyle, tarihî derinliğiyle, anlam haritalarıyla ilişkisi sıfırlanan, Avrupa’dan ithal seküler hukuk sistemiyle başarılmıştır!

Seküler devlet, seküler hukuk sistemi üzerine kuruldu; ithal / sömürgeci bir hukuk sistemi, eğitim sistemi, sosyal, siyasî ve ekonomik kurumlar, tepeden, monteleme yoluyla topluma dayatıldı!

Dikkat çekmek istediğim nokta son derece hayatî: Türkiye’nin medeniyet yürüyüşü, seküler hukuk sistemi ile durduruldu. 

Türkiye’de yapılan bütün darbeler, işte bu ithal / sömürgeci seküler hukuk sistemiyle gerçekleştirildi ve meşrûlaştırıldı.

Dışardan ithal edilen, toplumun ruh kökleriyle, değerleriyle, anlam haritalarıyla hiç bir ilişkisi olmayan seküler / sömürgeci hukuk sistemi, sorunlarımızı çözebilecek bir sistem olmadı hiç bir zaman; sorunun kendisi olageldi...

ADALETİN ZİRVESİ OSMANLI ÇOCUKLARININ GÜÇLÜ HUKUK SİSTEMİ KURAMAMASI, TAM BİR TRAJİ-KOMEDİ!

Oysa sormamız gereken hayatî sorular, atmamız gereken önemli adımlar var tam da bu noktada.

Bütün medeniyet tarihçileri de, hukuk felsefecileri de, Osmanlı medeniyetinin en temel özelliğinin, insanlığa en büyük armağanının adalet sistemi olduğunda hemfikirdirler.

Başka dinlere, kültürlere mensup toplumları, Avrupa’da olduğu gibi dışlamak, zamanla yok etmek yerine, Osmanlı’da, bütün farklılıklara hayat hakkı tanıyan aşılamamış bir adalet anlayışının ve uygulamasının varlığından sözediyoruz.

Sorulması gereken soru şu öyleyse: Osmanlı’nın bu muazzam adalet sistemini hangi akla hizmet çöpe attık ve bu muazzam sistemi, güncelleyerek, yenileyerek nasıl geliştirebiliriz yeniden?

Bu tür soruları soran pek yok; varsa da, linç edilebiliyor kolaylıkla: Dünyada tarih bilinci linç edilmiş tek toplum olmanın yol açtığı traji-komedi bu!

ÜLKENİN ÖNÜNÜ AÇACAK GÜÇLÜ VE KÖKLÜ BİR HUKUK SİSTEMİ ŞART!

Gelinen noktada, Türkiye’nin hukuk sistemini bizim tarihî derinliğimizi, medeniyet dinamiklerimizi ve anlam haritalarımızı eksene alarak, tabiî bu arada da dünyada yaşanan hukukî gelişmelerden de yararlanarak bu toplumun ruhuna, dokusuna ve yapısına uygun, bizzat kendisi sorun olmayan, sorun çözen güçlü bir hukuk sistemi kurmak zorundayız. 

Alelacele olacak iş değil bu, elbette ki.

Türkiye’nin hukuk sistemi, tam anlamıyla, serseri mayın’ı andırıyor: Toplumun altını oyuyor, milletin önünü tıkıyor, milletin adamlarını asmakta bir sakınca görmüyor...

Bu durum böyle gitmez, gidemez. 

Her hâl ve şartta adaleti tesis edecek, farklı kesimlerin kendilerini güvende hissedebilecekleri, sorun üretmeyen, aksine, sorun çözen bir hukuk sistemi kuramazsak, mevcut hukuk rejimi, toplumun altını oymaya, Türkiye’nin önünde takoz gibi durmaya devam edecektir... Vesselâm.

Ramazan Medeniyeti

4 Haziran 2017