18 Ocak 2018
Serdar Tuncer
Türk televizyon programcısı ve şair. Yeni Şafak Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktadır.
ALINTI YAZAR

Halamın küpeleri

18 Ocak 2018

Hanım kız mahcup bir eda ile canım halacığım diyor, yıllar evvel bana aldığın o küpeler vardı ya hani, tekini de kaybetmiştim. Ben onu aldım, ışıl ışıl bir tektaş kolyeyle değiştirdim.

İyi halt ettin! Son raundun son cümlesidir bu.

Hem yenilmek üzere olduğumuzun hazin habercisi hem de son bir gayretle mukavemet etmeye devam ettiğimizin ispatıdır.

Kapitalizm bir din. İbadeti tüketmek, mabedi AVM’ler, azizi pop figürler, çağrısı reklamlar, minaresi reklam panoları, çan kulesi ekranlar, ağlama duvarı elma storlar, sevabı harcamak, günahı yetinmek, kutsalı kutsal tanımamak olan enteresan bir din. Hayatın her alanına dair teklifi olan bu Allahsız din, tıpkı bir afyon gibi bizi kendisinin bağımlısı kılıyor. Çerçevemizi çiziyor, statümüzü belirliyor, değer yargılarımızı tespit ediyor ve nihayet bizi kendimizden başka bir şeye dönüştürüyor.

Bu dine iman ettiğiniz anda mesele sizinle cebinizdeki paranın münasebeti olmaktan öteye taşınıyor. İnsana, eşyaya, hadiseye, varlığa, değere bakışınızı ister istemez yeni dininizin perspektifi şekillendiriyor. Ne yerde bulduğunuz ekmeği öpüp başa götürmeye gerek kalıyor ne de bir dereden bile abdest alırken suyu israf etmemeye hâcet. Suyun âb-ı leziz, ekmeğin nân-ı aziz olduğu devirler geride kalmıştır artık, geçmişler olsun.

Elden giden ekmek ve su olmuyor sadece, hayatta kalmak için zaruri ihtiyacı olan bu iki nimete tüketim malzemesi gözüyle bakan insan, hayata dokunan her şeyi yeni baştan tanımlamaya başlıyor. Doğruyu, iyiyi, güzeli, sevgiyi, vefayı, nezaketi, sadakati, hatırayı, ahlakı, her bir şeyi yeni baştan tarif ediyor, farkına bile varmadan. Sevgiliye; “Yaşama sebebimsin, su kadar, ekmek kadar” diye seslenen şiirler çekiliyor hayattan ve sevgiler, sevgililer tüketilen, dahası tüketilmesi gereken bir şeyler haline geliyor. E şimdi bu hanım kızcağız halasının küpesini o tektaşla değiştirmesin de ne yapsın?

Aynı reklam bir Avrupa ülkesinde yayınlanacak olsaydı, metin yazarı o cümleyi böyle mi kurardı? Sanmam. Muhtemelen şöyle diyecekti: “Tekini kaybettiğim küpemi ışıl ışıl bir tektaş kolyeyle değiştirdim.” Bu kadarı seyirciyi tahrik için yeterli, fazlasına gerek yok. Gayet reel bir teklif, mantığa uygun, Batılı... Canım halam ve hediyesi demeye de o mahcup edaya da ihtiyaç yok ama bizde bu işler böyle yürümüyor, hâlâ bir kalbimiz var çünkü. Akrabalık bağı, hediyeye verilen değer, o mahcubiyet hissi bize ait, Doğulu.

Kapitalizmin hoyratlığı, acımasızlığı, şehveti her yerde aynı fakat dili ve üslubu, ürününü pazarlamak istediği coğrafyanın rengine, pazarlaması gereken zamanın ruhuna bürünüyor. Amerikalı siyah suyla; biz iftar ediyoruz, İtalyan sahilde keyfediyor, Arap çölün hararetini dindiriyor. Enteresan, evrensel ve hudut tanımaz, dinsiz bir din bu. Görünüşte çok müsamahakâr ve mütehammil… Gel diyor, kim olursan ol yine gel kucağıma. İster Müslüman ol, ister Budist, ister ateist hiç fark etmez, yeter ki harca.

Biz tükettikçe semizleşen bu canavar, bizden bir şeyler almasının karşılığında bizden bir şeyler daha istiyor. Yanlış yok, doğrudur. Bize bir şey verip bizden bir şey istemiyor. Bizden paramızı alıyor ve daha çok paramızı alabilmek için bir şeyler daha istiyor. Bereket neymiş diyor mesela, eldekiyle yetinmek bu zamanda olacak iş mi diyor, o namazı kılmadığını kimse bilmez ama bu markayı giydiğini herkes görecek diyor, telefonun son model değilse o toplantıda seni kâle almazlar diyor. Zokayı yutuyoruz ve çember genişlemeye, derinleşmeye başlıyor. “Görünür ol” diye başlayan teklif “görünmeyeni boş ver” le taçlanıyor. Bir de bakmışsınız mânâ eskilerde kalan hikâyemsi bir hatıra olmuş, madde bugünün ve yarının anlamı ve belirleyicisi.

Anlam belirleyicimiz kapitalizm olunca paha biçilmez neyimiz varsa sırtımıza yüklenip bitpazarına koşmakta hiçbir beis görmüyoruz. Mütevazı bir kul oluşun izzet ve haysiyetini ısırdığımız bir elmanın çürük tarafı gibi tükürüp koşuyoruz yeni dinimizin tekkesinin önünde sabahlamaya ve güneş doğarken ‘x’ bir onurla arınmış olarak yürüyoruz hayatın üstüne üstüne. Kim tutar bizi? Sadece halamızın küpesini istemiyorlar bizden; akrabaya duyduğumuz sevgiyi, hatıraya verdiğimiz değeri, pahalı ve kıymetli arasına çektiğimiz çizgiyi de bir tektaşla takas etmemizi teklif ediyorlar. Kalbimize yürüyorlar!

Kalbimizin farkında olduğumuz müddetçe kalıbımızı istedikleri gibi çekip çeviremeyeceklerinin farkındalar. Kalbimizi elimizden almak için kalbimize hitap ediyorlar. Bankalarında hesap açmamızı istedikleri reklamlarda çocukluğumuzun en güzel şarkılarına muhtaç oluşları bu yüzden. Arabadan çikolataya kadar pazarlamak istedikleri ne varsa şarkılarımızın gölgesinde sokuşturuyorlar gözümüzün içine içine, farkında mısınız? İlk aşkımızın mahcup sesiyle vuruyorlar bizi, ilk ayrılığımızın saf ve tertemiz acısıyla, annemizden ayrılıp gurbete çıkışımızın ciğer sızlatan ezgisiyle vuruyorlar. O şarkıları o reklamlarda duyunca içiniz acımıyor mu sizin de? Şiir ne değildir diye bir soran olsa borsa değildir diye cevap veririm. “Yıldızlı Gece” ne değildir diye bir soran olsa, para piyasaları ve grafiklerle dolu bir ekran görüntüsü değildir derim. Kalbimizden şiiri çekip alıyorlar en güzel şarkılarımızın eşliğinde, göğümüzden yıldızlarımızı topluyorlar bir bir. Korkarım şiirsiz bir kalp kalacak bize en son, bize kalpsiz bir karanlık kalacak en son, korkarım.

Hayır! Kokmamalıyım, korkmamalıyız! Çünkü hâlâ umut var!

Hanım kız; “Canım halacığım” diyor. Yaptığının yanlış olduğunu bilen insanların mahcubiyeti var yüzünde. Yüze ve ses tonuna yayılan o mahcubiyet ifadesi, bu Allahsız dini kalp ile tasdik edemeyişimizin resmidir. Değerli bir küpeyi pahalı bir tektaşla değiştirmenin ayıp bir şey olduğunun farkında olduğu için “tekini de kaybetmiştim hani” diyor. Yani, “tekini kaybetmemiş olsaydım hatırana asla böyle bir saygısızlık yapmazdım, yapamazdım!”  Burası mühim. Yanlışı yapmayacak kadar kendimiz değiliz ama bahanesizce yanlış yapacak kadar da başkası olmamışız, demek ki.

Göğümüzde yıldızlar ışıldamaya devam ettiği ve şiir alıp başını gitmediği müddetçe kalbimizden, biz kaybetmeyeceğiz. Hele bir de o küpenin kaybettiğimiz tekini yaptırabilmek için tektaşımızı satmayı göze alabilirsek, işte o gün kazanacağız!

Yaşasın halasının yüzünü güldürebilmek için tektaşını satan yeğenler, var olsun şiir ve yıldızlar, nur olsun kalbimiz!

 

Türkmen Beyi

11 Ocak 2018

Düğüm çözülüyor

28 Aralık 2017

Adam ol!

21 Aralık 2017

O kadar da olur mu?

7 Aralık 2017

Olmasa da olur

30 Kasım 2017

İyi kötü çirkin

23 Kasım 2017

Klas duruş

16 Kasım 2017

Tek meselemiz

2 Kasım 2017

Bir şey yapmalı

28 Eylül 2017

İtiraf

31 Ağustos 2017

Birçok mesele

24 Ağustos 2017

Masanın iki yanı

17 Ağustos 2017

Niye böyleyiz?

11 Ağustos 2017

Böyle mi olmalı?

3 Ağustos 2017

Anlamıyorlar!

20 Temmuz 2017

Kavga başlıyor

13 Temmuz 2017

Allah unutturmuyor

29 Haziran 2017

Elveda...

22 Haziran 2017

Bir gönül arıyorum

8 Haziran 2017

Zangoç yeşili

1 Haziran 2017

Kendime nasihatler

25 Mayıs 2017

Daha fazlası

20 Nisan 2017

Son vesayet

13 Nisan 2017

Bekliyorum

23 Mart 2017

İnsan olmak

23 Şubat 2017

Ne için varım?

2 Şubat 2017